12 Eylül 2009

Okul hayatımın ilk günü

Hayat çok çabuk geçiyor. Geçen geçiyor, tekrar geri gelmiyor. Hiçbir şey önceki gibi olmuyor. Uzun yolculuklar dertler ve dersler ile dolup taşıyor.  50 yıl öncesini hatırlayıp bugün ile kıyasladığımızda bu o kadar açık ki... Geçtiğimiz hafta, ilkokula gidişimin ellinci yıldönümü idi. O günden bazı hatıralar zihnimde kalmış. Bir elimde yepyeni çanta, annemin elinden tutup okula gidişin heyecanı, anneden ayrılıp öğretmeni tanımak, kendi yaşımda otuz kadar çocuk (ne çok kafa vardı, hepsi de birbirine benziyor!), çizgi çizmekle geçen ilk ders, düşüp dizimi kanattığım ilk teneffüs, yaramı saran öğretmenin müşfik elleri, koşarak eve dönüş, yorgunluk uykusu... İnsan en önemli olayları sadece bir kere yaşıyor, yaşarken kıymetini bilmek lazım.

Okulun ilk günlerinde, kalabalık sınıfın içinde iki yüz hemen seçilmişti. Beyaz kolalı yakasıyla Murat, ciddiyetin sembolüydü. Öğretmenin oğlu olmak ona ayrıcalık sağlamıyor, sorumluluk yüklüyordu. Yanında otururken kendimi daha güvenli hissederdim, çünkü Murat’ın sessizliği bir tür koruma duvarıydı. Nilgün ise, beyaz kurdelasıyla sınıfa renk katardı. Saçlarının arasından sarkan o kurdela, neşesinin bir işaretiydi. Murat’ın beyaz yakası ile Nilgün’ün beyaz kurdelası, benim için okulun ilk günlerinin hatırası oldu, biri düzeni, diğeri neşeyi temsil ediyordu. Elli yıl sonra, o iki küçük ayrıntı zihnimde canlı duruyor. Şu sırada ikisi de ABD'de yaşıyor: Murat Cleveland Clinic'de kardiyoloji uzmanı, Nilgün San Fransisco'da fizikçi... ikisi de üniversite hocası olmuş.

30 kişilik sınıftan çıkan 4 öğretim üyesi --
Hüseyin 4. sınıfta katıldı, ilk gün hatırası yok

Dönüp baktığımda elli sene hiç de uzun görünmedi. "Dün gibi" demeyim ama lisenin ilk günü, doktoranın ilk günü, hocalığın ilk günü, vb hepsi aynı uzaklıkta sanki. Birkaç yıl geçtikten sonra, hepsi bir sis perdesi altında muğlaklaşıyor. O günlerin acısını-tatlısını, elemini-lezzetini ne kadar uğraşsam hatırlayamam. Geriye bakınca akılda kalan o sisli hatıralar.

Öğretmenimin şefkati ile müdürün sertliğini kıyaslardım. Demir Bey kimseye sert davranmış değildi, ama heykel gibi duruşu ve yüz ifadesi ile bize korku veriyordu. Törenlerde yanında durduğu metal büstü onun heykeli sanırdım. Küçük aklımda o müdür, sert, demir, heykel, tören kelimeleri ile özdeşleşmişti. 

Okulumun bahçesini ve içini gezdiğimde, eskiyi hatırlatan en ufak bir işaret bulamadım. Ağaçlar dahil herşey değişmişti. Aklımda kalan o sisli hatıralara şükrettim. Çünkü hiçbirinin gerçekliği kalmamıştı. Elli sene hakikatte ne kadar uzun olsa, hatıralar aleminde kısacıktı.